12 Mayıs 2011 Perşembe

URFA VE KUPA


Final belli olmuştu, yer Şanlıurfa, Şanlıurfa GAP Arena. Final maçı ve Türkiye Kupası bu seneki en büyük hedefimiz, gidilmeli ama nasıl bir yol izlenmeli? Soner’i aradım, gidiyor muyuz dedim, kesinlikle dedi. Hemen Urfa uçak seferlerine bakıldı, çok sınırlı ve pahalı. Etrafında gidilecek iller incelendi. Gaziantep’e bakıldı, güzel, Antep üzerinden gitmek mantıklı olabilir, son konuşmalar yapıldı, izin planlaması tamam.


İki gün sonra bilgisayar karşısına oturulup uçak biletlerine bakılınca bir şok yaşıyorum. Bilet fiyatı iki gün önceye göre iki kat artmıştı. Artık alternatif güzergâhlar için Google keşifleri başladı. Tabii seçilen havaalanın Urfa’ya yakınlığı ve Urfa’ya kolay araç bulabilme durumu, bunlar ciddi fizibilite çalışmaları gerektiriyor. Sonunda karar verildi, ilk hedef Malatya, biletleri aldıktan sonra babamın da uyarısıyla neden Adana üzerinden gitmediğimi düşünmeye başladım. Belki Adana Malatya’ya göre Urfa’ya daha uzaktı ama hem uçak seferleri fazla hem daha ucuzdu ayrıca Adana-Urfa arası tamamen otoyol bu da daha konforlu ve daha hızlı bir yolculuk demek. Biletleri değiştirmeden önce Adana’da yaşayan sevgili ağabeyim Mustafa Farsakoğlu’na danışmayı uygun gördüm. Gece geç bir saat, aramak uygun olmayabilir, mesaj atılabilir “Adana Urfa arası ne kadar sürer” mesajdan sadece 15 dakika sonra telefonum çaldı. “ Hayırdır Semih” dedi, durumu anlattım, bizim kadar olmasa da oda Fenerbahçeli, 9 yaşlarında bir çocuğu var o da hevesleniyormuş bu maç için; gelin dedi buradan arabayla geçeriz. Hemen biletler değiştirildi ve 5 Mayıs sabahı İstanbul-Adana biletleri alındı.

4 Mayıs gecesi bizde buluşalım dedim Soner’e uçak sabah 6’da otobüsle Sabiha Gökçen’e geçeceğiz, 4 gibi otobüse binmemiz lazım. Gece 23’e doğru Soner geldi bir müddet sonra ev halkı yattı. Uyumamaya karar vermiştik saat 1’e geliyor ne yapsak “Green Street Holigans” hiç fena gitmez diye düşündük, gaza da gelir havaya da girerdik. Saat 3’e doğru evden çıktık, her yerimiz bordo mavi, yürüdüğümüz mekân Kadıköy, bir çorbacıda çorba içildi, çorbacıdaki adamın gereksiz maç muhabbetleri, adam Fenerli belli, zor maç falan.

Durağa geldik otobüsün kalkmasına 15-20 dakika var Soner ve ben bordo-mavi, etrafta 10-15 civarı sarı-lacivertli var, belli maça gidiyorlar. Efendi çocuklar ama bizde efendiyiz, sorun yok otobüste yerimizi alıyoruz, Pendik’e kadar hiçbir sıkıntı yok, Pendik sahilden otobüse bir fenerli bindi ama ondan önce alkol kokusu sardı otobüsü. Hiçbir yer yokmuş gibi tam arkamıza oturdu. Sorun çıkacağını düşünmüyorum ama adam düşündüğümüzden daha sarhoş, bağıra çağıra telefonla konuşuyor. Yan koltukta bir çift rahatsız oldu “Biraz sessiz olur musun bayan rahatsız oluyor” dedi. Fenerli kardeşimiz böyle bir tepki bekliyordu sanırım.

- Fenerli “ne var ne oldu”

- Yolcu “Bayan rahatsız oldu çok bağırıyorsun”

- Fenerli “Sana ne lan sarhoşum ben idare edeceksin, maça gidiyorum ben, sen hangi takımlısın”

- Yolcu “Fenerbahçeliyim”

- Fenerli “Bak maça gidiyoruz, sarhoşum hem ben idare edeceksin uzatma”

Karşılıklı atışmalar, Fenerli, yolcunun üzerine yürür, Fenerli sakinleştirilir ama artık ortam elektrikli. Fenerli kafası iyi arkadaş ayağa kalktı “burası neresi, ben falan yerde ineceğim”, bizde üzerimize ne vazifeyse “Bak herkes havaalanına gidiyor bu durakları bilmeyiz sen şoföre sor” dedik. Bir şey demedi ama bize bakıyor olayı çözemiyor, belki de kafasındaki soru şu, madem maça gidiyorlar neden sarı-lacivert değil de bordo-maviler. Finali oynayacakları takımla ilgili bir fikri olduğunu zannetmiyorum belki de Urfa’ya gidip kupayı alıp geleceklerini zannediyor bile olabilir. Tam o sırada bize döndü, ben de Soner’e “Dostum hazırlıklı ol, olay çıkacak” dedim.

- Fenerli “Sizde mi maça gidiyorsunuz”?

- Ben “Evet”.

- Fenerli “Urfa’ya mı”?

- Ben “Hayır, Adana’ya”

- Fenerli “Ben Urfa ya gidiyorum ama”.

- Ben “Git kardeş, biz Adana’dan geçeceğiz”

- Fenerli “Ama ben Urfa’ya gidiyorum”

- Ben “Urfa’ya gidiyorsan, neden havaalanında inmiyorsun”

Arkadaşta cevap yok, işin ilginci tam o esnada Fenerli ineceği yeri buldu ve düğmeye bastı. Sabah zifiri karanlık yolda da ışık yok ve o kafayla ineceği yeri bulması ilginç. Otobüsün durduğu durak bir sitenin tam girişi, saat 4-5 arası, normal insanlar uyuyorlar normal olmayanlar ise maça gidiyorlar. Fenerli arkadaş durakta indi ve son sesiyle bağırıp tezahürat yapmaya başladı, otobüste herkes gülme krizine girdi, hem adamın haline gülüyoruz hem de site sakinlerinin haline acıyoruz. Adam resmen senaryoyu otobüste yazdı ve inince de oynadı.

Havaalanına geldik yavaş yavaş hava ağarıyor ilk güvenlik kontrolüne girdik, etraftaki bol miktarda Fenerli dikkatimizi çekiyor, aynı dikkat güvenlik görevlilerini de çekmiş olmalı ki, oradaki konuşmalardan bayan güvenlik görevlisinin “bizimkiler de gelir şimdi” dediğini duyuyor ve hemen atılıyoruz “aha da geldik”. İkinci güvenlik kontrolüne de geçtik, alanda Fenerliler sayıca üstün gördüğümüz renktaşlarla selamlaşıyoruz. Sabiha Gökçende sarı-lacivert ve bordo-mavi öbeklenmiş, iyi diyoruz azız ama yok değiliz. Uçağa gitmek üzere son kapıdan geçiyor ve bizi uçağa götürecek otobüse biniyoruz, çok az kişiyiz, o esnada bir kalabalık, sarı-lacivertliler, bağrışmalar ve Fenerli bir taraftar grubu otobüse bindi, sadece ikimiz ve yanımızda 50 ye yakın Fenerbahçeli, sorun yok ama. Uçakta yerimizi aldık, bir saçmalıkta burada, iki taraftaki üçlü koltukların bir başında ben diğer üçlünün bir başında Soner, yanımızdaki iki koltuklar kime verilmiş, tabi ki Fenerli taraftarlara, birbirimize bakıp gülmeye başladık, içlerinde biri ağabey yer değiştirsek iyi olacak dedi valla iyi olur dedik yerlerimizi değiştirdik.

Adana ya indik Mustafa ağabey bizi karşıladı, arabasına bindik, Arabada Soner ve benim yanımda üç de Fenerli, Mustafa ağabey oğlu ve arkadaşı. Kah sohbet kah uyku arada bir mola, ilk mola Osmaniye, orda mesajlar, mesajlara cevaplar, almadan gelmeyinler. Yine uyku anlarından ayılmaya başladığım bir anda etraftaki askeri araç konvoyuna gözüm çarptı. Bunlar ne dedim “Sınıra asker sevkiyatı” dediler, işte hayatın gerçekleri.

Urfa’ya geldik, maçın başlamasına 4 saat kadar vakit var. Urfa sıcak, etrafta Trabzonlular Fenerliler. Ortam keyifli, beraber aynı lokantada oturuyor yemek yiyorlar. Hatta bizim gibi beraber sohbet ediyorlar. Formalarımızla şehirde yürürken lisenin bahçesinden bağrışmalar yükseliyor, ağabey biz Trabzon’u tutuyoruz, ardından başka bir ses Fener kazanacak ama şehrin büyük çoğunluğu Trabzonsporlu. Maçtan 15 gün önce Şanlıurfaspor ve Trabzonspor kardeş kulüp ilan edilmiş, hatta taraftar grupları klasik 61. dakika şovunu ayrıca 63. dakikada da (Urfa’nın plakası) yapmaya karar vermiş ve genel Anadolu yaklaşımı bu sayıyı arttırmış olsa gerek. Ancak şunu net bir şekilde söyleyebilirim, hani kaç tane UEFA ve ya Şampiyonlar Ligi finali izledin denilebilir ama bir Avrupa Kupası mücadelesi, hatta finali gibi. Taraftarlar hem şehri tanımak için sokak sokak geziyor, hem de formaları, kaşkolleri, flamaları ve bayraklarıyla şehri renklendiriyorlar. O gün Urfa da tam 5 renk var Bordo-Mavi-Sarı Lacivert ve Yeşil, Urfa sporun yeşil sarı renkleri fenerin sarısıyla birleşip 5. renk olarak ev sahibini anlatıyor konuklarına.

Stada doğru hareket ettik her şey kardeşçe dostluk havası üst seviyelerde, stadın kapısına gelince polis haklı olarak sordu “Fener mi, Trabzon mu” Mustafa Ağabey her ikisi de var deyince poliste hafif bir sessizlik oldu, buranın Trabzon tarafı girişi olduğunu anlatmaya çalıştı, Soner ile arabadan inip bizim tribüne doğru yollandık. Stadın yanındayız hava çok sıcak, üzerimizde formalar terliyoruz. Stadın önünde güvenlik, tanıtıcı kitapçık ve su veriyor bu iyi diyorum, hatta içerde bol bol alırız bu su küçük diyorum. İkinci kapıya gelince suları almıyoruz diyorlar, hafifçe sırıtarak eee siz vermediniz mi zaten diyorum. Olmaz içeri suyla giremezsin, diyorlar; neyse uzatmayalım diyerek suyu bırakıyorum, polis hemen atılıyor neden bırakıyorsun ee almıyorsunuz ya diyorum, ya içsene diyor, içmeyeceğim deyip içeriye giriyoruz (Bunun çok büyük bir hata olduğunu az sonra çok acı bir tecrübeyle öğreneceğiz, ama daha farkında değiliz). Girdiğimiz kapının turnikesi bozulmuş, biz bileti görevliye veriyoruz diğer görevli turnikenin üzerinde kapıyı çeviriyor, oldukça teknolojik.

Urfa GAP Arena’ya girdik, yerimiz numaralı tribün bu da bizim tercihimiz değil, İstanbul da satılan TS biletleri sadece kale arkası ya da numaralı, hal böyle olunca hem çok yüksek meblağlar olmadığı için hem de bu kadar yol gideceksek tercihimiz numaralıdan yana olsun diye düşündük. Numaralı tribün de olsa yerimiz, kale arkasına yakın kötü bir yer ancak biz stada girdiğimizde maçın başlamasına 3 saat var, kimse de bizim gibi aceleci değil ve tribünler oldukça boş, en iyi yere oturduk, basın tribünün tam önündeyiz. Maç saati yaklaşıyor, sıcak, ter, susuyoruz büfe arıyoruz, su satılan herhangi bir yer yok, su bulmamız lazım sahaya seslenip güvenlik görevlilerinden rica ediyoruz, birkaç tane su geliyor ama herkes aynı durumda bize gelmiyor şişeler.

Takımlar sahaya çıktı, taraftar hareketlendi, tam o arada stat kalabalıklaşmaya başladı bizim yerimizin sahibi gelir mi diye düşünüyoruz, biletlerimizin asıl yerlerine uzaktan bakıyoruz, orası da çoktan dolmuş, bizim o kötü yerimizde oturanları kaldıracağımıza bu işgal ettiğimiz yeri savunmak çok daha mantıklı, yuvasını kollayan kaplanlar gibi bekliyoruz. Maçın başlamasına 10 dakika kala iki arkadaş geliyor, orası bizim diyor. Arkadaşlar Urfalı, pek maç kültürü de yok sanırım, tabi germemek lazım, geç kaldın dostum, gel aramıza diyorum, yok diyor benim yerim, ben gel diyorum onlar o yer bizim diyorlar. Hafifçe kulağına yaklaşıp bak kardeşim İstanbul’dan geldim hiç uyumadım, 4 saattir buradayım ve lanet stadınız yüzünden susuzluktan boğazım kurudu, ya adam gibi gelirsin maçı beraber seyrederiz ya da gider kendine yer ararsın diyorum. İkisi de şaşırıp peki diyor yanımıza geliyorlar.(Az bile çıkışmışım nedenini az sonra anlarsınız).

Maç hareketli başladı beklediğimizden daha iyi ve istekliyiz çok gol kaçırdık, Fener sinsi sinsi bekliyor. İlk yarı golsüz bitiyor. İkinci yarı başlıyor artık gol bekliyoruz. Song yapma, Alex, Onur ve dünyamız kararıyor. Diğer taraftan gol sesi ve sahada sevinen sarı lacivertliler, yerimde mıhlanmış duruyorum, yıkıldık dakika 54 her şey zor geliyor artık. Dönmezse ya bu maç, yanımdaki bizim yerin sahibi iki Urfalı birbirine göz kırpıyorlar anlaşılıyor ki bunlar Fenerli, can sıkıntısı iki kat daha artıyor. Yanımda iki Fenerli var sevinemeseler de mutlular, bana acır gözlerle bakıp sigara içer misin diyorlar sigaram bitmiş ihtiyacım var ama nefret önüne geçiyor sigara isteğimin, istemez diyorum, pis pis bakarak her ikisine de. 61. dakika kutlaması, hiç içimden gelmiyor katılmak, 63 dakika, aynı gösteri Urfalılar için de yapılıyor tüm TS liler ben hariç Urfa diye bağırıyorlar çok karamsarım, o arada Colman’ın topu direkten dönüyor artık maçın bu skora kilitlendiğini düşünüyorum. Tam 14 yıl önce aynı güne dönüyorum 05 Mayıs 1996 yer Hüseyin Avni Aker Stadyumu, 16 yaşımı yeni dolduruyorum, üniversite sınavına gireceğim. Trabzon’daki son yılım belki de şampiyonluk, ama hayır olmamıştı. Tarih hep mi tekerrürden ibaret, aynı gün, aynı iki takım, aynı Şenol Hoca, tribünde aynı ben, Colman’a faul yapıldı, Selçuk topun başında olur mu oldu bile Umut Bulut adı gibi, artık 1-1 durum.


Maç gerginleşiyor, bir Fener Bir TS bir uzun top, dakika 80 Engin gidiyor ha pas verdi ha verecek ama hala gidiyor gidiyor gidiyor ceza sahasına girdi sanki bir ömür sürüyor bu anlar, vurduuuuu veeee gollllllllllllll.

Deliler gibi bağırıyorum, yandaki bizim yerin sahibi pis pis gülen iki Fenerlinin sırtındayım, şaşkınlar, hiçbir şey diyemiyorlar. Engin bizim tribüne doğru koşuyor, ağzını okuyorum ama ne söylediğini burada anlatamam, daha 10 dakika var. Fener saldırıyor Şenol hoca da çıkın diyor, savunma da kalmayın, ancak o ruh halini tahmin etmek zor olmasa gerek. Oyuna Gökhan Ünal giriyor hayır hayır ondan gol yemek iğrenç bir duygu olurdu. Bu arada hızlı bir kontratağa çıkıyoruz, Sezerden imkansız bir pas ama Umut yetişiyor nerdeyse auta çıkacak topu saklıyor dakika 90 +4 topu Colman’a atıyor hadi diyorum olmuşken 3-1 olsun bir bilek hareketi şut ve top fileye değdi ve film koptu bir ara üst kattaki basın tribününe çıktığımı hatırlıyorum, oradaki camı yumrukladığımı. Aşağı indiğimde maç bitmiş bu arada Soner ile birbirimize bir sarılıyoruz bir birbirimize vuruyoruz, durup durup bağırmaya devam ediyoruz, aradan sanırım epey zaman geçmiş olacak ki yaşlıca bir adam ikimizi de sarsıyor, oğlum artık kendinize gelin sizlere bir şey olacak tamam sakinleşin artık diyor.


Duruyoruz, oturuyoruz, nefes nefeseyiz büyük ve yorgun bir vakurlukla kupa törenini bekliyoruz, kupa töreni ardından takımımız kupayla stadı turluyor etrafıma bakıyorum. Urfalı bir arkadaş elinde bir Trabzonspor bayrağı sallıyor, o kadar içten sallıyor ki, yüzüne, gözlerinin içine bakıyorum, anlayabiliyorum ruh halini, bu kardeşimiz Türkiye içinde herhangi bir alanda şampiyonluk, birincilik, liderlik yaşamamış, ama şimdi Türkiye’nin en iyisinin taraftarı, onca hayatında belki de bunu ilk defa yaşıyordu. Ona bu şansı Trabzonspor verdi çok mutluydu çok Urfalı kardeşlerimizin gözlerini asla unutmayacağım. Biz mazlumların kenardan kalmışların takımıyız onların o köşelerinden çıkarıp en tepeye taşıyoruz.

Yazan: Semih BİLEN
Düzenleme: Ayşe Ezgi YILDIZ







28 Ocak 2010 Perşembe



YAĞMUR, ÖZLEM VE TRABZON

Yağmur İstanbul’u teslim almıştı, tıpkı Trabzon’da olduğu gibi…Gün içinde aralıksız devam edip, gece olup da uyku bedeni sarmaya başladığında ve perde hafifçe aralanıp dışarı bakıldığında hızını hiç alamadan devam ettiği günlerde olduğu gibi…
Doğduğum ve kendimi ait hissettiğim topraklardan ilk kez ve en uzun soluklu ayrıldığım İstanbul’daki üniversite yıllarında, şehre bir hafta süreyle yağmur yağmadığını fark ettiğimde şaşkınlıkla sormuştum sevgili arkadaşım Tolga’ya “ Kanka burada hiç yağmur yağmaz mı? ” diye… Anlaşılmaz bir ifadeyle suratıma bakmıştı, şart mıdır der gibilerinden.


Üç gün yağmur yağmamanın ne anlama geldiğini bilmediğim memleketimden ‘Trabzonumdan!..’, İstanbul’a gelmiştim , içimdeki Trabzonspor aşkını canlandırabilmek için, doğa taşları yerli yerine koymuştu. Böyle hissediyorum şimdilerde…
Yurdundan ayrıldıktan sonra özlem insanın içine önce köz halinde düşer, geçen her yıl şiddetini arttırarak tutuşmaya başlar, otuzuna dayanınca da ilk Karadeniz kıyısında anlamsızca kapkara denize bakar, kokusunu içine çekip, gözlerinin dolmasıyla dehşeti dışa vurur özlemin.



Artık sık sık geliyorum doğduğum ve ait olduğum topraklara, kendi işimle de kesişince, bu ziyareti, bir Avni Aker macerasına denk getirmemek olmazdı. Hele de maç Pazar günüyse ve ben Cuma akşamından gelebildiysem Trabzon’a, hayatımın en güzel hafta sonlarından birini geçireceğim demektir.
Tabi maç sonrası haftanın finali olurdu ki, biz genelde mutlu sonları sevmezdik, ya bir berberlik bizi zirve yarışından geride bırakırdı ya da rakibi ezmemize rağmen maçta sonra elimizde kalan sıfırdan ötesi olmazdı.



Trabzon havalimanına indiğimizde saat 01:00 ı geçiyordu, İstanbul da daha sonra kendini kara dönüştüren, yağmur, yurdun dört bir yanını, arkasına fırtına ve tipiyi alarak esir almışken, Trabzon “yaz gecesi” tabiri abartılı olsa da, ılık bir sonbahar akşamını yaşıyordu (eee ne olacak her konuda olduğumuz gibi hava durumunda da muhaliftik).
Cumartesi sabahının değişmezi Rüştünün Fırınında yenen kıymalı (Gıymalıdır aslı ama neyse)nın ardından arkadaşlarla bir araya geldik, yıllar önce kaybettiğimiz lise arkadaşlarıyla, eee mekan Trabzon ise yemeğin yönü balık olmalıydı. Trabzon da balık yerken sohbet konusu da Trabzonspor’dan başkası olamazdı. Arkadaşlar son olarak kaybettiğimiz Fenerbahçe maçına gittikleri için yeminliydiler maça gitmemeye, Fatih Tekke ile başlayan sohbetimiz Şenol Güneşe kadar uzanmıştı. Balıkçıdan sonra gidilen ve bol demli çaylarla süslenen sohbetin konusu zaman zaman Trabzonspor’un dışına çıktığın da Trabzon ve siyaseti mevzu bahisti. Gecenin sonunda tüm sinirli sözler, yeminler, bu yönetimle olmazlar unutulmuştu, Trabzonspor sevgisi bir battaniye gibi sarmıştı hepimizi. Gurur duyuyoruz diyorduk, “gurur duyuyoruz şehrimizin takımını tutabildiğimiz için” özellikli şehrin çok özel taraftarıydık, yıllardır taraftarın statta ne yapması gerektiğini bilmeden.




Sabah kalktığımda yine soluğu Rüştünün Fırınında aldım, sonrada atmosferi koklamak için Avni Aker civarında bir tur, esnaftan tanıdığımız ağabeyler ile sohbetler, eleştiri, eleştiri,eleştiri….. Bir şehir bu kadar mı muhalif olur, uç noktası bu olmalı muhalefetin, hatta bir ara Kolombiyalı yeni transfere verilen parayla Kolombiya’dan oyuncu değil takım bile alınabileceği eleştirisi, günün özetiydi aslında....


Ama her şey gişeden geçtikten sonra yönetimin dağıttığı yağmurluklara bürünüp Avni Aker’in griliğini görünceye kadardı. Dağıtılan yağmurluklar Trabzon taraftarını hiçbir zaman olmayacak şekilde tek tipe büründürmüştü. Maraton mavi, kale arkaları bordo ve beyaz. Az sonra hakemin düdüğü çaldı ve sonrası ciddi anlamda tek kale oynanan atak üstüne atak, nefes bile alınmasına izin vermeyen takımım ve karşısında umarsız Sivas çırpınışları. Gerçekten Trabzonspor o gün bizlere nefis bir maç izlettirmişti tüm hücum organizasyonlarını gördüğümüz mücadele, göz zevkini katlayarak bizlere yaşattı ve sahadan 3-1lik galibiyetle ayrıldık. Müsabaka notları işin ayrıntısı bize kalansa, nefis bir hafta sonu, yediğim k(g)ıymalı, balık, lise arkadaşlarıyla özlem giderme, saatlerce demli çay eşliğinde, sıcak soba başında sürdürülen sohbetler ve dönüş yolundaki bu topraklardan ayrılma hüznü.
Seni Seviyorum ait olduğum topraklar.


Yazı: Semih BİLEN
Düzenleme: Tolga MAR

18 Kasım 2009 Çarşamba

UMUDA YOLCULUK




2008-09 sezonunda Başkan Sadri Şener “Bu kadro çok yeni oluşturuldu ilk senesinde hedefimiz Avrupa kupaları, şampiyonluk ancak seneye” dediğinde acaba inanmalı mıyız diye düşünmüştüm, inanıp şampiyonluğa kilitlenmiş, bir şehirde ve camiada bu açıklama nasıl bir tepki yaratırdı?
Kimileri inandı peşinden gitti, kimileri inanmadı, ama hiç hesapta olmayan bir takım (en azından sezonun ilk yarısı için) Beşiktaş şampiyon olmuştu. Trabzonspor’un şampiyonluğuna mani ise en kötü sezonunda bile yendikleri Denizlispor ve Konyaspor Avni Aker'de yenilmesiydi.
2009-10 sezonu fantastik başlamış ama felakete doğru sürüklenmekteydi. Sivas maçından sonraki Diyarbakırspor maçı bu sezonki ilk dönüm maçıydı ve caminanın yüzünü iyiden iyiye güldürecekti, nitekim sezon başında beklenenin çok altında kalan kombine satışları Sivas galibiyeti ile tetiklenmiş, Diyarbakır maçı inanılmaz bir kalabalık önünde muthiş bir beklenti ile oyanıyordu, filmin sonu malum... Ancak izleyen süreç daha da acı verici, Manisa mağlubiyeti ve Bursaspora kaybedilen 2 puan. Diyarbakırspor maçından sonraki ikinci dönüm maçı İ.B.B. maçıydı. Kaybedilecek 2 ya da 3 puan, hiç önemli değil camianın son hareket emri olacaktı ki, bu gizli gerçeği herkes biliyordu, hatta benimde içinde bulunduğum, İstanbuldaki sel felaketine rağmen Atatürk Olimpiyat Stadına gelen yirmi bin renktaş bile. Bir maç beklendiğinin bu kadar tersinde geçebilir. Trabzon puan kaybeder diye beklenirken 1-6 lık galibiyet gelmişti, ardından Antalya galibiyeti, bir sonraki hafta Başkentteki Gençlerbirliği maçına çok farklı bir görev biçmişti. Belkide fırtına tekrardan ligi sallayacaktı ancak beklenen sonuç yine gelmedi 2-0 öne geçen Bordo Mavilileri dramatik bir son bekliyordu. 61 numaralı celladın attığı gol 2-2 lik sonucu getirmişti.
Sonraki haftalarda Hüseyin Avni Aker’de Antep beraberliği, Ali Sami Yende Galatasaray mağlubiyeti gelmişti. Şimdiki dönüm maçı ise Kayseri maçıydı bu sezonki 2. felaket habercisi ve dönüm maçıydı. Aslında maç, felaket bekleyenleri yanıltmamıştı, Kayseri bu sezon ki sansasyonel golcüsü Ariza (Arıza) Makakula ile öne geçmişti, akabinde Hugo Broos bu seneki en iyi hamlelerden birini yaptı, maçın 28. dk.sında Engin ve Yataranın yerine Selçuk ve Umutu oyuna almış, maçı da Trabzona kazandırmıştı. Sonraki hafta hükmen Ankaraspor galibiyeti yinede 3 puanı, puan cetvelinde Trabzonsporun hanesine yazdırıyordu.


Aslında bu üç puan Trabzonu başka bir viraja sürüklemişti, bu seneki 4. dönüm maçına, uçak Samsun Çarşamba Havalimanını ikince kez pas geçince acaba işler kötümü gidecek diye düşünmeye başlamıştım; ta ki kendimi Avni Akerin büyülü atmosferinde buluncaya dek. İsteyen taraftar bağırmıyor desin isteyen çok sabırsız, yolunuz bir gün Hüseyin Avni Akere düşerse lütfen gökyüzüne bakın ve daha sonra tekrar konuşalım, yağmuru güneşi ya da soğuğu her biri başka ifade buluyor bu stadta. İlk yarı çok durgun geçmiş gibi gözükse de Trabzonun 3 net pozisyonundan bahsedebiliriz, Beşiktaşın da hiç pozisyonundan, ancak yine ilk yarıdaki futbol en azından Hüseyin Avni Akerdeki izleyicileri hiç tatmin etmemişti. Müsabaka Trabzondaydı golleri kaçıranda Trabzondu ama biz daha fazlasını bekliyorduk. İkinci yarı ise dramatizenin tanıtımı gibiydi, 48 de pozisyon olmadan Ernst in yakaladığı şut şansı 0-1 ve 90 da Bobo ile 0-2; bu iki golün arasında nemi oldu ? Hakan Arıkanın kurtardığı 6 net pozisyon.
Yine bir dönüm maçı yine bir hüsran yavaş yavaş “Trabzona okunan beddua” efsanesine inanmaya başlayacağım. O ne mi bir dahaki yazımın konusu.

Sevgilerle……..

Semih BİLEN

6 Eylül 2009 Pazar

HUGO BROOS VE FUTBOL FELSEFESİ



Uzun yıllar sonra camianın ısrarla beklediği, Sadri başkanın söz verdiği gibi, yarışmacı bir Trabzonspor hedefi gerçekleşmiş ama son hafta Avni Aker de yine bir Fenerbahçe faciasının ardından ligler tatile girmişti. Yeni transfer beklentileri, Samet Aybaba esprisi, başkanın çocukça çıkışı ve kongre kararı, Ericsson-Tugay heyecanı, Zacheroni söylemi derken o ana kadar adını hiç duymadığım Hugo Broos yeni hocasıydı Trabzonsporun.




Daha sonra kariyerini gözden geçirdiğimiz Broos’un Yunanistan macerası hariç özellikle ülkesinde bir nevi Türkiye’nin Mustafa Denizlisi olduğunu rahatlıkla görebiliriz, aslında olaya daha analitik baktığımızda Ersun Yanala başarı grafiği olarak çok daha fazla benzediğini fark edebiliriz. Broos Belçika da 3 önemli takımda ciddi başarıların yanına, 2 takımda elde ettiği 3 şampiyonluğu, 4 kez kazandığı Yılın Teknik Adamlığı unvanını eklemiştir. Oysaki Ersun Yanal Denizlispordan başlayan süreçte Ankaragücü, Gençlerbirliği, Milli Takım, Manisaspor ve Trabzonsporda başarılı olduğu hiç şüphesizdir, ancak Ersun Hocanın çalıştırdığı takımların (Trabzonspor hariç) şampiyonluk hedefinden oldukça uzak olması (fikirsel ve ufuksal olarak) ona Türkiye Ligleri şampiyonlukları getirememiştir. Bu ön karşılaştırmalar ile kafamı meşgul edip, ligin ilk haftasını da yıllık iznimin sonuna bağlayınca, bu sene Trabzonspor ne yapar düşünceleri günün her anı kafamı kurcalamaya başlamıştı. Görünen o ki çok pas yapan bir takım olacaktı Trabzonspor. Broos un öğrencileri hazırlık maçlarında bizlere bunu gösteriyordu, genel izlenim Hüseyinin yerine Tjikuzu yu, Alanzinho nun yerinde daha fazla Engin Baytarı görecek olmamızdı.



İlk hafta maçında Trabzon Sivası tarihinde ilk defa deplasmanda yenebilmişti, ama asıl dikkat çeken tamda tahmin ettiğimiz gibi Trabzonspor un inanılmaz bir pas yüzdesi, topa sahip olma oranı (bu istatistik her verildiğinde Daum un ilk senesi Beşiktaşla Trabzonu H. Avni Aker de 0-2 yendiği maçı hatırlarım, Dauma dahi sıfatı kazandıran maçı, o maçın ardından iki takımın topla oynama istatistiği Trabzonspor %73 BJK %27 idi) tek top oynama iştahı idi. Müsabaka sonra bir hafta süresince, tüm Trabzonlular çok mutluydu, çok iyi bir başlangıç, çok iyi bir deplasmanda, çok iyi bir oyunla gerçekleşmiş. Hocanın kendine güveni gelmişti.




Tüm bu verilerin ardından Trabzonspor kendi evinde ligin zayıf halkası olduğu düşünülen Diyarbakırı ağırlayacaktı, her seneki sezonun ilk maçı kalabalığının dışında ayrı bir umutlu kalabalık vardı statta. H. Avni Aker de ilk yarıdaki Girayın golünden sonra ikinci yarıdaki durumu hepiniz biliyorsunuz. Burada sonuç önemli değil dikkat çeken asıl konu Trabzonspor un maçın ilk yarısında pas yapmaya çalışması, ancak ikinci yarıda skor rehavetiyle birlikte bunun üzerinde durmaması, bireysel oyuna yönelmesi, rakibi küçümsemesi. Bunun önlenememesi ise akıllara disiplin sorununu getirir ama bunları ve birçok farklı durumu konuşmak üzere çok ama çok erken olduğunu söylemek isterim. İşte tamda burada bu konunun bir miktar üzerinde duracağız. Aslında her birimizin zamanında amatör futbolculuğu ve her daim devam edecek halı(suni çim) saha tecrübelerimizde de sabitdir ki pasa dayalı bir futbol çok zordur; çok çalışma, çok fazla bir arada oynama ve çok yetenekli oyuncular gerektirir. Bu nedenle özellikle Türk futbolcusunun bundan kaçtığını düşünüyorum burada görülmesi gereken durum Broosa bu konuda ne kadar taviz verileceğidir. Geçen Sene Ersun Yanalın rakibe erken pres yapan, uzun toplar, az paslı kaos futbolundan sıkılanların, “pas yapan takım istiyoruz” diyen bazı yerel kalemlerin, Broosu ne kadar analiz edebileceklerini merakla bekliyorum.

Aslında Trabzonspor un Avrupa maçlarını da dahil ettiğimizde 5 maçının bizlere çok çarpıcı izlenimleri verdiği bir gerçek. Sivas maçında oyunun hemen her anında taktiksel pas ve topa sahip olmanın birebir uygulanması (tabi burada skor rahatlığını erişilse de deplasman faktörü ve Sivas baskısının bu durumun devamlılığında rol oynadığı bir gerçek). Diyarbakır maçında ise ilk yarı pas yapan takımın skor üstünlüğünü elde edince amiyane tabirle cıvımaya başlamasıyla tepetaklak olması.



Daha sonra Toulouse maçı bu sistemin uygulanırlığına çok ilginç bir örnektirdir ki irdelenmelidir. Bu maçta Trabzonspor ön liberosu, stoperleri ve sağ ve sol kanat oyuncuları ile orta sahada paslar yaparak devamlı sağ açıktaki Serkanı kaçırma üzerine oyun planını kurmuştu, Gignacın golüne yapılacak hiçbirşey yoktu aynı şekilde Enginin çalımalarını Fransızların seyretmesi gibi. İlk yarı bu skorla bittiğinde benim kanımca Broos bu skoru oldukça yeterli görmüştü, dikkat ederseniz ikinci yarının ilk 10 dk sında Trabzonspor orta sahada inanılmaz bir pas trafiğine girdi ve rakibinin üzerine gelmesini bu arada gol bulmayı bekledi, burada planları bozan futbolda savunma paylaşımından uzak bir korner sonucu yenen goldü, daha sonra ise şuursuzca bir hucum, sonrada 3. gol. Hazır yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, futbol oynayanlar çok iyi bilir teknik direktörün soyunma odasında söyledikleri sahada belirli bir noktaya kadar uygulanır ama işler gerçekten kötü gidiyorsa( ve bunun sonucu Trabzon gibi bir şehirde oluşacak haftaiçi taraftar baskısı ise) artık sahada oyuncu insiyatifi söz konusudur. Demek istediğim çok açık, Broos un oyun felsefesinde şuursuzca saldırma diye bir anlayış yok, hocanın mutlaka B ve C planları vardır ama bu taktiğin hocanın felsefesine aykırı olduğunu düşünüyorum. Sonuç olarak 1-2 den sonraki şuursuz baskının futbolcu odaklı tribün arkalanmalı olduğu aşikar.

Daha sonraki Manisa ve diğer Toulouse maçlarında inanılmaz bir nokta dikkatimi çekti, Takım ilginç bir şekilde sakin, huzurlu, rahat ve stressiz bit futbol sergiliyordu(bu iki maçında şeklen de olsa dönüm maçları olduğu gerçeğini unutmayalım). Hatta seyredenler bilir Toulouse maçının ikinci yarısına rakip takım ve hakemlerden dahi çok sonra çıkan Trabzonsporu, sanırım Fransız TV si de merak etmiş olacak ki, takımın soyunma odasından çıkışını naklen verdiğinde oyuncuların, inanılmaz rahat, kendinden emin ve vakur oldukları kafamı iyice kurcalamıştı. Tüm bunları kafamda bir yerlere oturtmaya çalışırken imdada çok severek takip ettiğim 4-4-2 dergisi yetişti, dergide Broos ile yapılmış bir röportaj vardı, Broos oyuncuların üzerindeki ağır baskının bir an önce kaldırılması için her bir oyuncusuyla tek tek görüşmeler yaptığını anlatıyor sonunda da ekliyordu, ancak bu baskının olumlu etkilerini de gözden kaçıramayız bu işi bir dengede tutmalıyız.


Aslında bu söylem bu 5 maçlık zinciri inanılmaz bir şekilde açıklıyor. Sivas maçı, lig başlangıcı, kredi yüksek, deplasman, stres yok ve sonucunda gelen bol pas, yüksek top yüzdesi ve galibiyet. Diyarbakır maçı ilk yarı olumlu taraftar desteği, bol pas, gol; ikinci yarı skor avantajıyla gelen savsaklama ve tepe taklak oluş ve o anda tribünden yükselen Fatih Tekke tezarühatı ile tüm yapının tarumar olması. Toulouse maçı bir geçiş (ikinci yarının ilk 10 dk.sı hariç), ardından Manisa ve Toulouse maçlarında bol pas yapmaya çalışan, sakin, stressiz bir takım(skor ne olursa olsun).

Buraya kadar her şey açık, ancak burada denklemin içinde hem üstlendiği görev hem de formüle etkisi belli olmayan iki bilinmeyen var. Bunlardan ilki bu oyun sistemine, tıpkı Ziya Doğan gibi çözüm bulabilecek futbol katili hocalar olması (boş alanları daraltıp takım halinde topun arkasında kalarak -birazda Mesut Bakkal-) bir diğer sorun ise panik hallerinde bu sistemden kopan oyuncuları ve takımı toparlayabilecek Broos disiplini. Sanırım bu seneki Trabzonspor’un akıbetini bu bilinmezler belirleyecek. Tabi ki camia, statüko ve ulemanın hocayı ve takımı belki iyi niyetlide olsa eleştirmesine karşın yönetim ve hocanın tutumu tüm bilinmeyenlerin dışında denklemin tüm dizilişini etkileyecek bir noktada durmakta.
Semih BİLEN